16.10.2019 Sosyal Çare Bulmak

Dr. Kadir DOĞRUER

Çarenin Dayanılmaz Bulunmazlığı

Toplum içinde yaşayan bir’eylerden sadece “bir’isi” olmaktan öte ne yaşıyoruz ki? Halk, toplum, ülke, devlet, ümmet, memleket, koloni veya komün, ve daha bir çok kalabalık insan topluluğu tanımlamaları içinde adet veya kişi olmak ötesinde bir anlamımız var mı ki? Giderek akan zaman içinde kalabalıkları oluşturan bizler, bu akan zamanla beraber “bir” olarak değersizleştiriliyoruz. Güdümlü yönlendirmelere mahkum bir’ler bir’likteliği olmanın dışına çıkamadan, bağımsızlıklar içinde tam bağımlı olarak geleceğimizden bi- haber yaşayıp duruyoruz. Bir yandan da kalabalıkların genel kimliğinin eroze olmasıyla bağımlılığımızın anlamı daha da yozlaşıyor. Gelecek beklentilerinin sadece maddesel yanılsamalara hapsolduğu zamanımızda, bir’ey’in çaresizliğinden başka bir sonuç yok artık. An içinde yitip giden tüm anlarımız bizi yoksunluk sarmalına alıveriyor. Kaybettiğimiz her an parçaları tek tek kaybolan puzzle gibi hayatımız, parça parça kaybolarak bütünlüğümüzü kaybediyoruz. Bu eksilmeler, en çok benliğimizi eksiltiyor. Bilinçsizleşerek, aklın yitirildiği veya mantığın ardıllaştığı “yaşam” adlı çıkmazsız bir kargaşaya sürükleniyoruz devamlı. Gel de, bu şartlarda çareden bahset…! Eskilerden bir ses, Erkut Taçkın bir şarkısında haykırıyor: “ÇAREN YOK…!”

Çarenin Dayanılmaz Bulunmazlığı Dr. Kadir DOĞRUER Poster

Peki, mu mottoya takılıp kalacak mıyız?

Doğumumuzla birlikte aramaya başlıyoruz aslında. Aramak eyleminin tek amacı bulmak. Bulduklarımızla bazı şeylerin değişeceğine inanarak sürgit yaşıyoruz. Aşkı arıyoruz, parayı arıyoruz, huzuru arıyoruz, ev-bark arıyoruz, iş-güç arıyoruz, düzen arıyoruz, ritm arıyoruz, sağlık arıyoruz, kimlik arıyoruz, mutluluk arıyoruz, cenneti arıyoruz, ötekini arıyoruz, kaybettiğimizi arıyoruz, sonsuzluğu arıyoruz, ışığı arıyoruz, hakikati arıyoruz, güzelliği arıyoruz, tatil yeri arıyoruz, uyuyacak bir yer arıyoruz, dost arıyoruz, aş arıyoruz, gücü arıyoruz, hep arıyoruz. Bulamadığımızda ise, çare arıyoruz. Çare aramak bulamamakla başlıyor. Çareyi bulamadığımızda da, sonuç çok basit: ÇARESİZLİK… Yine de, aramaya devam, ta ki son çaresizliğe kadar.

Çare aramanın, sonuçta çare bulmanın amacı mutlu olmak. Arayıp bulacaklarımızla, mutlu olmayı ümid ediyoruz. Bulamadığımızda, mutsuzluk girdabında kaybolmuş hissediyoruz kendimizi. Bulamamanın sonucundaki düştüğümüz çaresizlik çıkmazı, kısır döngümüzü oluşturuyor. Çaresizliğimiz, çaresizliklerimize neden oluyor; çaresizliklerimiz artıyor.

Epikürcüler’e ve Stocılar’a göre ise mutlu olmak hiç de o kadar zor değil. Dr. Borja (Boaz) Vilallonga’ya göre, Epikürcü felsefenin ana felsefesi doğrultusunda fark edilmeden yaşamak, mutluluğa doğru atılmış önemli bir adım. Epikürcüler’le aynı hedefi arayan, ancak oldukça farklı bir yoldan arayan Stoacılar temelde aynıydılar. Stoacılar, acı çekmenin ve duyguları bastırmanın mutluluk yolunda çok önemli olduğunu vurgularken, Epikürcüler, zararlı veya nahoş her şeyden uzak olmayı önerdiler. Sonuçta amaç aynı; Eudomania, yani; en yüksek mutluluk… Her iki felsefik görüşün temelindeki ataraksik yaklaşım çare arama sorununu ortadan kaldırıyor gibi. Yani, şüpheden, kuruntulardan, korkulardan, temelsiz tedirginliklerden, boş işlerden uzak durduğumuzda, tam tepkisizlik geliştirdiğimizde “eudomania” doğal bir sonuç olacak. İşte size “çare”.

Zamanımız oldukça karmaşık. Ayakta kalabilmek oldukça güç. Sınırsız ve son derecede sert etkiler karşısında sağlam durabilmek her geçen güç güçleşiyor. Diğer yandan, olağanüstü belirsizlik karabasanı her tarafımızı sarmış durumda. Ön görememenin yarattığı kuruntular, şüpheler, korkular nedeniyle kapkara bir panik yaşıyoruz. Nereye varacağımızı bilmeden savruluyoruz. Bu kaotik ortamda bir çok kere çare aramaktan da vaz geçiyoruz. Koca dalgalar üzerinde ufak solgun bir yaprak olmaktan başka bir pozisyon yok bu şartlar altında. Yukarıda bahsettiğim Epikürcü ve Stoacı felsefelerin ortaya çıktığı tarihlerde de o zamanın toplumunda şu anda bizlerin yaşadıklarına çok benzer olaylar yaşanıyordu. Yaşadığımız toplum içindeki değerimiz giderek azaldıkça, sözümüzün, düşündüklerimizin bir değeri olmadıkça, giderek artan baskılar altında ezildikçe, can güvenliğimizi kaybettikçe çare toplumsal çözümlerin umutsuzluğunda kayboluveriyor. Böyle olunca da, kendi içinize dönmekten, bireysel çareler aramaktan başka çare kalmıyor gibi.

Musti Demiryürek bir yazısında diyor ki; “21. Yüzyıl ben devridir.”

Stoa felsefesinin en önemli isimlerinden birisi Epiktetos’tur. Düşüncelerini aktarmaya şu sözle başlar: “Senin huzursuzluğun başkalarıyla değil kendinle bağdaşmadığın içindir” ardından da şöyle bir fikir atar ortaya: “Mutluluğa giden tek bir yol vardır. Bu da irademiz dışındaki şeyler yüzünden kaygılanmayı bırakmaktır” Epiktetos kendi kabuğuna çekilen bir insanı tasvir ederken gerçek mutluluğun sadece kendimizle alakalı şeylerle mümkün olacağını belirtir.

Stoa felsefesinin en önemli diğer ismi Seneca’dır. Seneca Epiktetos’a göre dış dünya ile daha fazla ilgilenir. “Biz yaşamayı beklerken hayat gelip geçiyor” sözü iyi bir hayat için geleceği bekleyenlere güzel bir eleştiridir. Çekilecek dertlerin ve ıstırapların bizi kaygılandırmaması gerektiğini söyler: “Gerektiğinden önce çekilen acı gerektiğinde çekilen acıdan daha fazladır” Çünkü, bir acıyı düşünmenin o acıdan daha fazla zarar verdiğini çözmüş ve çareyi sadece anı yaşamakta, anlık olaylarla ilgilenmekte bulmuştur. Diğer stoacılardan ayrılan bir özelliği de insanın kendisini tamamen ilahi yasalara boyun eğmemesi gerektiğini belirtmesidir. “Eğer hangi limana doğru seyrettiğimizi bilmiyorsak hiçbir rüzgar bizim için uygun değildir”.

Diğer Stoacı filozof, aynı zamanda imparator olan Marcus Aurelius’tur. Seneca’ya göre daha yazgıcıdır. Ona göre hayat bir şekilde devam eder ve bizim ona karşı tutumumuz ne olursa olsun bu gerçek değişmez. “Ruhu olayların gidişatıyla sıkmayın. Olayların gidişatının sizin sıkıntınıza ihtiyacı yoktur” Ona göre hayat düşünceyle eşdeğerdir: “Hayat hiçbir zaman değişmez. Ama düşünceleriniz değişebilir. Hayatın değişmesini istiyorsan düşüncelerini değiştirmelisin” O da diğer stoacılar gibi yaşanan ana odaklanılmasını ister: “Yaşamını tümüyle tasarımlayarak, kendini iç düzensizliğine düşürme. ne denli büyük ve ne denli çok sayıda sıkıntılarla karşılaşabileceğini hesaplama. Ama, karşılaşacağın bir sıkıntılı durumda: — dayanılamayacak ne ve katlanılamayacak ne var bu olayda — diye soruver kendine. Kızarırdın, gerçekten bunu açıklamak zorunda kalsaydın. Ne geçmişin ne de geleceğin, hep şimdiki zamanın yükünü taşımakta olduğunu da anımsa. şimdiki zamansa kısadır.”

Cicero’nun dediği gibi; “Kimse sana senden daha iyi öğüt veremez.” Yani tek çare kendinsin diyor kısaca Cicero.

Lütfen Erkin Koray’ın “Öyle bir geçer zaman ki…” şarkısını bir kez daha dinleyin:

….

Bir cevap buldun mu sorulara?

Yiğitlik de var yine serde

Nasıl gaddar seneler

Geçiyor durduğu yerde

Sana kara yazıldı sanma

İnsanın da kaderi böyle

Öyle bir…

Öyle bir geçer zaman ki… çare arayarak, çare bulamayarak.