10/09/2019 Sosyal Müzik Benlik

Dr. Kadir DOĞRUER

Müzik ve Benlik

Kendimiz olabilmek, ya da kendimizi şekillendirmek, kendimizi geliştirmek ve daha da ötesi kamilleşebilmek… İnsan olmanın temelinde olan dinamikler bunlar. Giderek artan bir hızla, insan bu hevesten sanki vaz geçiyor gibi. Kendini, benliğini geliştirmekten çok, sadece maddi kazançlar peşinden koşan bir model olmayı tercih eder olduk gibi artık. Her geçen gün daha duyarsızız. Şimdiye kadar, insanın verdiği çaba sonucunda oluşan veya gelişen insan olma kimliği devamlı kayıpta. Hassasiyetlerini yitiren, duyarsızlaşan, sadece güç odaklı yaşamaya çalışan, şimdiye kadar insanın formasyonunda büyük değer taşıyan bir çok özelliği yitirmiş yaratıklar durumundayız. Güzelin anlamını bilmeyen, özgürlüğün anlamını bilmeyen, biat kültürüne biat eden bireyler haline geldik. Aslında, bu deformasyon karşısında bireyselliğimiz söz konusu mudur, tartışılır.

Tüm kayıplarımız karşısında direnmemiz gerekiyor. Kaybetmeyi değil, kazanmayı tercih etmeliyiz. Kazancımız bizim bireyselliğimizi korumamıza yardımcı olacağı gibi, insan olma bilincimizi tekrar canlandıracaktır. Yoksa, insanlığımız elden gidiyor, farkında olun lütfen.

Aslında, yarattıklarımızın, geliştirdiklerimizin ve keşfettiklerimizin esiri oluyoruz. Bu esareti neden kabul eder durumdayız, bunu değerlendirebilmek, en azından benim için, çok güç. Oysa, insan kamilleşme yolunda çok önemli adımlar attı. Sadece, bu adımları daha ileri götürmek gerekirken, gerilemek; pek anlaşılır gibi değil. Şunu demek istiyorum; aslında insan, toplumsal, sosyal, sanatsal, politik, ekonomik ve daha bir çok kendi yaşamıyla ilintili alanda son derece etkin değişimleri ve gelişmeleri gerçekleştirebildi. Bu durumda, insan sadece farkında olabilse, yukarıda değindiğim kayıplarla karşı karşıya kalmayacak. Kendisi için kendisi tarafından üretilen değerlerin farkında olduğunda, insanın kendi kendine yarattığı bu kara tablo, inanın, aydınlanacak.

Bu noktada, yazının başlığına dönmem gerekirse eğer; insanın geliştirdiği değerlerin içinde çok özel bir yere sahip olan müzik ve müziğin benliğimiz üzerine olan etkilerini tartışmaya başlayalım.

Öncelikle, benliğin tanımına değinelim; “Ben, benlik ve kişilik genellikle aynı anlamda kullanılır. Kişiyi o kişi yapar, kişiyi başkalarından ayıran duygu, tutum ve davranışların örgütlenmiş bütünlüğünü anlatır. Benlik kavramı, insanın kendi benliğini algılama ve kavrama biçimi olarak tanımlanır. Kişinin kendini nasıl görür ve kendisine nasıl değer verir, bunları anlatır." Şuraya dikkat edelim: “Kişi kendini nasıl görür ve kendisine nasıl değer verir…?” Kendimize değer verebilmekle birlikte benliğimize çok önemli katkılarda bulunabileceğiz. Kendimize değer vermenin farklı yolları, dinamikleri olacaktır doğal olarak. Kendimize değer vermek hissedebilmekle başlıyor. Kendimizi hissetmeye çalışırken benliğimizin derinliklerine giderek farklı kazanımlarla kendimizin yani benliğimizin oluşumuna ya da gelişimine çok önemli katkılarda bulunmuş olacağız. Bir resme bakarken, bir kitap okurken, toplumsal değişkenleri izlerken, konuşurken, dinlerken, bir film izlerken hissettiklerimizi benliğimizle birlikte yoğunlaştırarak bir sonuca ulaşacağız. Yani, benliğimiz faydalanabileceği bir veri kaynağına ulaşmış olacağız. Önemli olan, bu verilerin doğru kaynaklardan gelmesi gerekliliği ile birlikte, bu verilerin benliğimizin derinliklerinde işlenebilmesini sağlayabilmektir. Hissederken elde ettiğimiz verilerin benliğimiz tarafında en doğru şekilde değerlendirilebilmesi ancak bu verilerin bazı evrensel standartlara sahip olması ile mümkün sanırım. Bu standartların başında da, her zaman önemli bir tartışma konusu olan estetik felsefesi geliyor.

Kişi öncelikle kendine inanmalı. Her türlü yapabilme gücünün tamamen kendisinde olduğunu bilmeli. Kendimizi, yaşadığımız an içinde konumlandırırken, beklentilerimizi, kendimizle ilgili dizaynı özgürce belirleyebilmeliyiz. İnsanın tüm dünyaya sunduğu tüm değerlerden olabildiğince yararlanabilmeyi becererek, aslında, bu kendimizi yaşamın içinde konumlandırdığımız noktanın koordinatlarını da en doğru şekilde belirlemiş olabileceğiz.

İşte, denge, matematik ve düzen örgüsüyle kurgulanan düzeneklerle oluşturulan müzik, o, her zaman bizi hayrete düşüren büyüsünü oluşturuyor. Doğaldır ki, tüm bu düzenek estetik standartların kapsamında olması gerekiyor. Böylelikle, estetik standartlar düzeneğin dinamiğini belirliyor. Estetik standartların ne olduğuna bakarak, müziğin fark edilen ve/veya fark edilemeyen etkilerini anlatmaya başlayabilirim sanırım.

Estetik terimi ilk defa 1750 yılında Alman düşünür Alexander Gottlieb Baumgarten ortaya atmıştır. Ona göre estetik, duyusal bilginin bilimidir; konusu da duyusal yetkinliktir. Amaç güzeli aramak, güzeli duyumsamaktır. Baumgarten'dan önce ise Immanuel Kant, estetiği felsefenin bir kolu olarak konumladırmayı önermiştir.

Estetik sözcüğü, Grekçe aisthesis ya da aisthanesthai sözünden gelir. Aisthesis sözcüğü; duyum, duygu, algılamak, duyular anlamına gelmektedir. Estetik; duyumlarla, algılarla ve bunların yönetimiyle başlıyor. Yani, duyularını, algılarını yönetebilen veya bunları eğitebilenler estetiğin farkına varabiliyor. Peki, estetik fark edilmesi gereken bir şey midir? Aslında, estetik algısı çoğu kere fark edilemeyen ve gizil dinamiklerle ard-düzlemde sürgit bir aktivetidir. Böyle olunca, estetik duyarlılığımızı eğiterek bu farkında olamadığımız devinimi yönetebilmemiz ve estetik standartlarda algı yönetimi sağlayabilmemiz olası olacaktır.

Müziğin nasıl bir sanat olduğunu düşünürken, düşünmenin dinamiği gereği duygunun yanına aklın gelmesini gerektiriyor. Bunun sonucu olarak, müziğin estetiğini tartışırken diğer sanat dallarından farklı bir noktaya geliyoruz.

Müzik sanatının kendine öz bir oluşum-gelişim süreci vardır. Beste-icra-dinleyen-eleştirmen dörtlemesinden oluşan bir sarmal sonucunda hem duysal, hem objektif, hem akılsal ve hem de estetik bütünlüğün meydana getirdiği müzikle yüzleşiyoruz. Bu oluşumun içinde bahsettiğim dinamiklerin bulunması müziğin bütününün özelliklerini oluşturmada ve yazımın temasını oluşturan “müziğin benliğe olan etkisi” açısından büyük bir önem taşıyor.

Kant’a göre, güzelin ve güzelliğin vereceği heyecanı, bir anda ve düşünmeden oluşturuvermişsek, o yargı “a priori” yargıdır, yani Kant’a göre, herhangi bir ön hazırlıktan beslenen bir bilgiye, deneye ve bulguya dayanmadan ve deneyi ancak yargının verildiği anda kendisiyle birlikte getiren yargı, “a priori” yargıdır, yani ÖN YARGI’dır. Gene Kant’a göre, önceden yapılmış bir hazırlığa, deneye, bilgiye ve bulguya dayanarak ve düşün potansiyelinden de gereğince yararlanarak oluşan bir yargı ise, “a posteriori” yargıdır.

Bunlardan ilki, “a priori” olanı, sanat zevk ve heyecanlarımız karşısında aniden oluşturduğumuz yargıyı niteler; bunlar duygusal ya da artistik gücümüzün zamanla ulaştığı üstünlük düzeyi ile orantılı olarak ansızın sonuç veren yargılarımızdır. İkinci türe giren “a posteriori” yargılarımızda ise, önceki deneylerimizden, bulgularımızdan, bilgilerimizden yararlanarak ve enine boyuna düşünerek verdiğimiz yargılardır ki, bu tür yargılarda, duygudan çok aklın payı büyüktür. Bu böyle olunca, Kant’a göre, sanat değerleri karşısındaki “a priori” yargılarımız, artistik, yani daha çok duygusal davranışlarımızdan beslenen artistik yargılarımızdır. “a posteriori” yargılar ise, çoğunlukla araştırmalarımıza dayanan bilimsel yargılardır. Kurallaşmış, yasalaşmış, değişmezlik niteliğini kazanmış ve bir tür yöntem haline gelmiş yargılarımızdır.

Burada konumuz, sanatın ani heyecanından ansızın doğan (a priori) yargılarımıza yöneliktir ve bu yolda verilen yargıların, daha ileri düzeylere ulaşabilme yolundaki çabalarımızın nitelik veya nitelikleridir. Şimdi böylesine bir çabayı özellikle müzik satarına yönelerek değerlendirebilmenin yolunu arayalım:

Şunu kesinlikle bilmemiz gerekir ki, güzelliğin nedenini araştıran estetik, hiçbir zaman bağlayıcı, kesin ve değişmezlik niteliğini kazanmış bir bilim dalı değildir. Onun belki de kural ya da yasa diye nitelendirebileceğimiz tek yönü, duyarlı olarak, hatta bir bakıma aklın da katkısıyla ulaşabileceğimiz yargılama düzeyimizin sürekli gelişimi, yani yerinde duramayışıdır. Ve bunun aksi ise, estetik oluşum ve gelişimde duraklama, yani haz ve zevk yeteneğimizin donmuşluğu, hatta gerilemesidir ki, bu hal, insanı ancak kısır ve verimsiz yargılara iter. Estetik duyarlılığımızın bu duraklamasından, karşı karşıya kaldığımız yapıtların estetik duyarlılığının eksikliği sorumlu tutulmalıdır. Estetik duyarlılığı olamayan yapıtlarla gittikçe daha fazla karşılaşmanın sonucunda beklentilerimiz tükenirken, evrensel estetik standartlardan uzaklaşmaya başlıyoruz. Örneğin, müzikte olduğu gibi; matematiği, aklı, estetiği, dengeyi bir örgü olarak kullanmayı göz ardı eden, sadece maddi hedeflerle üretilmiş olan bir müzik yapıtının benliğimize kazanımlarından çok benliğimizin estetik duyargalarını eroze ettiği çok nettir.

Kültürlere entegre olmuş bir çok sanatçının yapıtlarını dinlerken, haza duyabiliyorsak eğer; bu öncelikle yapıtın derinliğindeki örgülerin doğruluğu ile ilişkilidir. Diğer önemli olan ise, bizim bu yapıtla karşılaştığımızda “a priori” olgusundan çok “a posteriori” olgusunu içselleştirebilmemizdir. Itrî gibi, Mozart gibi, Beethoven gibi üstatların büyük boyutlu yapıtlarını ilgiyle dinledikten sonra, benliğimizde oluşan fırtınaların etkisini aynı şekilde duyumlara sahip olanlarla paylaşmakla benliğimizi farklı bir haz boyutuna taşıyacağımız gibi, sosyal anlamda sağlayacağımız kazanımlar sayesinde benliğimizin olumlu şekillenmesine de katkıda bulunmuş olacağız. Yalnız şurasını kesinlikle unutmamak gerekir ki, bireysel karakterler arasındaki akla hayale gelmedik farklılıklar ve sınırlamalar, genel bir estetiğin oluşumuna da imkan vermez. Çünkü, “a priori” ile estetiğin bilimselleşmesi ve kesinlik kazanması mümkün olmayacaktır.

Çok büyük etkiler yaratmış, tarihe mal olmuş boyutlu yapıtları anlayabilmek, bu yapıtlardan haz alabilmek, yapıtla kuracağımız bilinçli ilişkiyle mümkün olacaktır. Bir müzik yapıtıyla bilinçli bir ilişki kurabilmemiz ise bilincimizi ve bilgimizi bu bağlamda yapılandırmayı, geliştirmeyi ve olgunlaştırmayı gerektirecektir. Bilgi, deneyimle desteklenecek olan bilincimiz benliğimizi de besleyecek, böylece estetik duyarlılığımız duraksamadan devamlı beslenerek gelişecek ve olgunlaşacaktır.

Burada bilgi ve deneyim derken bu bilgi ve deneyimin kültür algısı kapsamında değerlendirilmesi gerekliliği ortaya çıkıyor. Yani; bilgi ise, hangi bilgi?, ya da deneyim ise, hangi deneyim…? Sonuçta, kültürün tanımına geliyoruz. Edineceğimiz bilgi ve deneyimin de bazı evrensel standartlara sahip olması gerekiyor. Bilginin, deneyimin anlamlı olabilmesi için büyük düşünür Pitagoras (M.Ö. 584-504)’ın altını çizdiği gibi, gramer alt yapısı bulunmayan, retorik ilişkileri olamayan, mantık süzgecinden geçmemiş, matematiği unutan, geometri ve astronomiyi ise hiç önemsemeyen bilgi ve deneyimlerin çok hacimli olmasını bekleyemeyiz. Hacimli derken, benliğimizde anlamlı bir yer oluşturamayacak boyutlarda olamayacağını kastetmeye çalıştım. Böyle olunca da, doğru bilgi ve deneyimle karşılaşılamayınca bilincimizin veya daha da önemlisi alt benliğimizin gereksiz yüklenmesine, hatta yorulmasına yol açmış olacağız. Gramer, retorik, matematik, geometri, mantık, astronomi ilkeleri ya da estetiği ile beslenmiş bir müzik yapıtının benliğimizde nasıl bir heyecan fırtınası yaşatacağı çok nettir.

Çok büyük yapıtlar üretmiş olan Ludwig Van Beethoven (1770-1827)’in yapıtlarını autonomie ile oluşturduğunu söyleyebilir miyiz? Örneğin, Beethoven son yapıtı olan 9. Senfoni’de, Platon’un (M.Ö. 427-347) Devlet’indeki felsefeyi tema olarak belirlerken, müzik sanatı aracılığıyla hétéronomic estetik felsefe kapsamında bir sonuca ulaşmıştır. 9. Senfoni hala etkisini sürdürürken, Beethoven’ın bilişsel derinliğinde oluşturduğu dengenin çok büyük bir önemi var. Gramer, retorik, matematik, geometri, mantık, astronomi ve müzik Beethoven’ın benliğinde ve deneyimlerinin (bir bakıma bilgilerinin) derinliğinde bir sarmal oluşturarak meydana çıkacak olan yapıtın karakteristiğini belirlemektedir. Onun içindir ki, Beethoven öncesindeki sanatçılar, ya da çağdaşları, hatta onu takip edenler hétéronomic estetiğe bağlı kalarak yapıtlarını üretmek suretiyle zamnımızı da yakalayabilmişlerdir. Oysa, hétéronomic estetikten nasibini alamamış yapıtların günümüze kalması mümkün olmamıştır.

Buna karşın, Beethoven’nın bazı yorumları sırasında kendi sanatına yönelik düşüncelerinin daha çok autonomie estetiğinden güç alıyormuş gibi görünmesi, yani müziği, kendine özgü simgesel anlatım esprisinden gelen bir yoruma bağlaması ise, sanatçının her şeyden önce bir senfoni üstadı olarak evrimini sürdürüyor olduğunu kanıtlamaktadır. Goethe’nin sevgilisi şair Bettina von Arnim Beethoven’a yaptığı ziyaret sonrasında Goethe’ye yazdığı bir mektupta Beethoven’ın kendisine müziğiyle ilgili söyledikleri için şöyle yazıyor; “…Müzik, akılsal yaşamdan ruhsal yaşama geçişte, yüce bir araçtır… Melodi, şiirin duygusal yaşamıdır. Bir şiirin, düşünceden beslenen özü, melodinin yardımıyla daha da duyulur bir aşamaya erişmez mi?... Goethe’ye benden bahsediniz ve ona benim senfonilerimi dinlemesini söyleyiniz… Müzik sanatı, insanı yüce bir erişime götüren ruhsal bir geçit olduğu için, Goethe bana hak verecektir… Müziği, özüyle kavrayabilmek, ancak ruhun ritminden yararlanmakla mümkündür. İşte bu öz, insana seziş verir… Ruh, duygusal besinini bu özden elde etme yolunda geliştikçe, onunla mutlu bir ilişki kurma yolunda da evrimini sürdürür… İnsan, kendini, müziğin açıklanabilmesi olanaksız yasalarına kaptırmakla ruhunu eğitir ve böylece müziksel gerçeğin fışkırıp akabilmesi olanağını sağlamış olur…”.

Arthur Schopenhauer (1788-1860) ise müzikle ilgili olarak şunları söylüyor: “…Müziğin ne olduğunu çok düşündüm ve sizlere, her şeyden önce bu sanatın zevkine varabilmenizi öneririm. İnsanı, bu sanat kadar hiçbir sanat, doğrudan doğruya, derinden derine etkileyemez. Çünkü öteki sanatların hiçbiri, dünyanın gerçek yönünü insana onun kadar derinden ve doğrudan tanıtamaz. Ulu, dolgun ve güzel bir müziği dinlemek, aynı zamanda ruhu arıtır: kişi mizacından gelen pürüzleri, küçüklükleri giderir ve kişiyi, ruhsal yaşamın en yüce doruğuna ulaştırır. Büyük bir müziği dinlerken, kişi, gerçek değerin bütünüyle ne olduğunu iyice anlar, hatta daha başka nelerin “değer” sayılması gerekeceğinin farkına varır… Şurasını da unutmamalıdır ki, sanatları gereği gibi anlayıp kavrayabilme yeteneği, en çok kültürle güçlendirilebilir. Çünkü sanatın amacını ve neye yönelik olduğunu anlayabilmek de, her şeyden önce, ona yaklaşabilmiş olmanın bilincine varmakla mümkündür. Onun içindir ki, müzik sanatı da pek çok bilgiyi gerektirir. Zamanla ve ruhu sürekli aktif tutmakla, sayısı çok olan ve çeşitlilik içinde oluşan seslerin tümünü aynı oranda kavramak ve onların birbiri ardından çabucak akışlarıyla bağlantı kurabilmek mümkündür. Eğer bir kimse, ‘bu bir sürü rengârenk müziğin bence hiçbir değeri yok, bana yalnız dans müziği, ya da gitar eşliğinde şarkı dinlemek yeter’ derse, bu davranış sadece kültür yoksunluğundan başka bir şey değildir. Bu alandaki kültürün ve bu alanda elde edilebilecek zevkin, insan için düşünülebilen fırsatların en güzeli olduğuna inanınız. Kendini bilgiye veren kişi, aklını ve ruhunu tümüyle yücelten kişidir… Dünyaya tat veren sanatsever, kendini mutlu kılan her işte yaratıcıdır; ruhsal ve düşünsel mutlulukların en yücesini anlayabilmenin çabasındadır…”.

Şirazlı şair Sadi’de (1193-1291) de çok farklı bir şey söylemiyor. Sadi’ye göre de, kişinin müzik sanatı karşısındaki estetik anlayışı, tümüyle kişinin kültürel yeteneği ile ruhsal duyarlılık gücüne bağlıdır. Nitekim şair Sadi, kendisine “Müzik nasıl bir sanattır?” diye yöneltilen bir soruyu, şöyle cevaplandırır: “Müziğin ne olduğunu mu bana soruyorsun kardeşim! Bana dinleyeni göster de, sana müziğin ne olduğunu söyleyeyim!”.

Hintli büyük şair Rabindranath Tagore (1861-1941) da bir yapıtında hétéronomic ve hatta autonomic estetiğe örnek oluşturabilecek bir söylemde bulunuyor: “Batı müziğinin ruhuna inebildiğimi sanmam, ama onu, dış görünüşüyle olsun anlayabilme yolunda öğrendiğim zararsız şeyler bile beni tüm gücüyle bu müziğe bağladı… Burada açıklamak istediğim etken, çeşitlilik içinde dolup taşan bir görüntü. Yaşam denizinin bitmez tükenmez gölge-ışık belirtileri arasında, sonsuz bir hareketle inip çıkan dalgaların müziği. Bütün bunların yanında, karşıt bir görüş de var. Dümdüz bir dünyanın, masmavi ve sessiz bir göğün görünüşü, uzak ufuklarda tüm sessizliğiyle sonsuzluğu simgeleyen bir halin görünüşü. Başkaları ne derse desin, amacımı tam olarak anlatamasam bile, gene de söyleyeceğim şey şudur: Ne zaman Batı müziğinin etkisi altında kalırsam, kendi kendime hep şöyle derim: Bu müzik, romantik bir müzik, bu sanatta, ölümlü yaşamın ta kendisi müzik olmuş… Bizim nağmelerimiz, yıldızlı göklere ve günün ilk ışığına ses katan, bulutların koyu gölgesine sığınan, gökleri karartan acıdan, ormanlara sızan baharın, tam bir içe yönelişle yansıttığı sessiz neşesinden söz eden bir müziktir”.

Hayatın içinde karşılaştığımız her şey bizim için. Ancak, tüm bu karşımıza çıkanları zaman içinde geliştirdiğimiz, olgunlaştırdığımız benlik süzgecinden geçirip içselleştirmeliyiz. Benliğimizi filtreleyemediğimiz takdirde, dış etkenlerden soyutlayamadığımız benliğimiz ne kadar kendi benliğimiz olabilir ki..? Çaresiz, bize sunulanın esiri oluruz. Esareti neden kabul edelim..? Neden, bilinçsizliğin, seviyesizliğin, kültürsüzlüğün, estetik duyarsızlığın esiri olup çaresizleşelim..? Özgürlüğü talep etmek elimizde. Bu çıkıp “Ben özgürüm; konuşurum da, bağırırım da…” diye ortaya çıkalım anlamına gelmiyor. Her şey insanın kendi içinde başlıyor. Kendi içsel özgürlüğümüzü talep edeceğimiz yer, yine kendimiziz. Kültürümüzü, bilincimizi, duyarlılığımızı oluşturmak, geliştirmek ve olgunlaştırmak zorundayız. Aksi takdirde, devamlılığımızı yitiririz. Bizden sonrasına aktaramayacağımız bir benliğimiz olmadığında ölüm zamanı, sadece ÖLECEĞİZ… Kişiselleşmiş, derinliği olan, duyarlılığı olan, heterojenik, çoklu boyutlu benliğimizi oluşturmada, olgunlaştırmada gerçek sanat yapıtları çok önemli etkilere sahip olacak. Esir olmayalım. Yüreğimizi geliştirdiğimiz, olgunlaştırdığımız estetik duyarlılıklarımızla gönlümüzü, aklımızı, mantığımızı açalım, sadece güzele sarılalım.

Kaynakça:
https://www.psikosentez.com
http://www.felsefetasi.org/estetik-kavramina-bir-bakis/
Cevad Memduh ALTAR, Estetik Yönleriyle Müzik. 139 sayılı ve Haziran 1979 tarihli Bilim ve Teknik Dergisi.
https://www.uplifers.com/kimlik-ve-benlik-ekseninde-muzigin-ozumuzle-olan-iliskisi/